Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

2 Aralık 2012 Pazar

Dış Ticaretteki Olumlu Seyir Neleri Etkileyebilir

Cuma günü yayımlanan dış ticaret verilerine göre Ekim ayında ticaret açığımız geçtiğimiz yılın aynı dönemine göre %31,2 gerileyerek aylık 5,5 milyon dolar oldu. Yıllıklandırılmış bazda bakıldığında açık, geçtiğimiz yılın Ekim ayına göre %20,2 aşağıda bulunuyor (85.192 milyon $). Dış ticaret açığında yaşanan düzelme hem ithalattaki gerileme hem de ihracattaki artıştan kaynaklanıyor. İhracat geçtiğimiz yılın aynı dönemine göre %11,6 artarken ithalat %5,6 azaldı. Bu durum yılın son çeyreğinde dış ticarette olumlu seyrin devam ettiğini gösterirken, cari açık açısından da büyük önem taşıyor.
 
Mal dengesinin cari açık üzerindekini etkisini dikkate alırsak yıllıklandırılmış cari açığın Ekim'de 52,3 milyon $ civarına kadar gerilemesi mümkün gözüküyor. Aşağıdaki grafik dış ticaret açığı ile cari açık arasındaki bağlantıyı göstermesi açısından önem taşıyor.
En önemli ticaret partnerimiz AB ile olan ticari alış verişimizin bölgede yaşanan mali ve ekonomik zorluklar nedeniyle ağırlığını bir miktar kaybetmiş olmasına rağmen euro/TL'nin dış ticaret üzerinde geçmiş dönemdeki etkisi yadsınamayacak boyutlardaydı. TL'nin euro karşısında değerlendiği dönemlerde dış ticaret açığımızın arttığını (MB'nin savunduğu gibi gereğinden fazla değerli TL'nin cari açığa zarar vermesi durumu) tersi durumda ise dış ticaret açığımızın azaldığını görmek aşağıdaki grafikte mümkün. Euro'nun aylık alış-satış kuru ortalaması ile aylık dış ticaret açığını karşılaştırdığımızda sanki grafikte yer alan düz çizgi boyunca bir denge kuru oluşmakta. Bu durum göz önünde bulundurulduğunda euro/TL'nin 2,23 seviyesi üzerinde tutunacağını, dış ticarette devam eden eğilim doğrultusunda orta vadede söylemek mümkün görünüyor.
Euro/TL paritesindeki bu seyrin devamının, IMKB 100 günlük kapanışların aylık ortalaması ile euro/TL günlük TCMB kapanış kurlarının ortalamasını alarak oluşturduğum grafik incelendiğinde farklı bir sonuca daha işaret ettiği görünüyor. IMKB 100 endeksinin tekrar 70.000'in altında bir seyir izlemesi beklenmedik bir sürpriz ile karşılaşmamız haricinde kalıcı olmayacaktır.
Sonuç olarak TL'nin aşırı değerlenmesini engellemek hem dış ticaret açığımızın ve dolayısıyla cari açığımızın kapanması hem de makro ekonomik verilerdeki olumlu seyrin etkisiyle IMKB 100 endeksinin 70.000'in üzerinde tutunmasına yardımcı oluyor.

30 Eylül 2012 Pazar

Dış Ticaret - Sanayi Üretimi - Büyüme

Dış Ticaret - Sanayi Üretimi - Büyüme

Geçtiğimiz Cuma günü açıklanan dış ticaret rakamlarına göre Ağustos ayı dış ticaret açığında azalma görüldü. Haziran 2010'dan beri en düşük dış ticaret açığının kaydedildiği (5,9 milyar dolar) Ağustos döneminde yıllık bazda ise %30,5 düşüş yaşadı. Ağustos 2011'de dış ticaret açığı 8,4 milyar dolardı. 12 aylık yıllıklandırılmış verilere bakıldığında Temmuz'a göre %2,8 azalan verinin (90,7 milyar dolar) yılsonunda 100 milyar dolar sınırının altında gerçekleşmesi olası gibi görünüyor.
 
Dış ticaret açığının geniş ekonomik sınıflara göre en önemli kalemi olan hammadde (ara mallar) grubunda da benzer bir harekete rastlandı. Hammadde açığı Ağustos'ta 6,3 milyar dolar olurken Haziran 2010'dan beri en düşük seviyeye ulaştı. Alttaki grafikten de görülebileceği gibi Türkiye ekonomisinin yavaşladığı veya küçüldüğü dönemlerde dış ticareat açığı daralıyor. Grafikte açık toplamı olarak dış ticaret açığı (milyon dolar), açık hm olarak ise hammadde açığını (milyon dolar) ifade ettim.

Takvim ve mevsim etkilerinden arındırarak bakıldığında dış ticaret açığının son dört aydır gerilediği ortaya çıkıyor. Yine Haziran 2010'dan beri en düşük seviyede gerçekleşen (5,2 milyar dolar) arındırılmış veri büyümenin hız kestiğini işaret eden diğer bir gösterge durumda. Aşağıdaki grafikte 2008 son çeyreğinde başlayan ve 2009 ilk çeyreğinde de önemli etkiye sahip mortgage krizinin dış ticaret açığına nasıl bir etki yaptığı görülüyor. Benzer etkinin Euro Bölgesi ülke borç krizleriyle yaşanması olası görünüyor. Özellikle ticaret anlamında hala önemli bir paya sahip olan Avrupa'nın yaşadığı sorunlar ülkemizin büyüme hızının gerilemesine ve üretiminin azalmasına yol açıyor. Aşağıdaki grafikte dış ticaret açıklarını takvim ve mevsim etkisinden arındırılmış ve arındırılmamış olarak aylık bazda oluşturdum.

Peki dış ticaretin büyümeye etkisi dolaylı yoldan nasıl görülebilir? Bu konuyla ilgili en önemli göstergelerden biri sanayi üretimidir. Üretim için gerekli olan malların ithalat yoluyla sağlandığı düşünüldüğünde aradaki ilişkinin önemi anlaşılabilir. Aşağıdaki grafik aramalı (hammadde) üretimi ve ithalatı arasındaki bağlantıyı incelemektedir. Sol eksende görülen aramalı ithalatı ile sağ eksendeki aramalı üretim endeksi arasındaki korelasyonun %84,5 olduğu düşünülürse Ağustos'ta yıllık %1,9 gerileyen aramalı ithalatının aramalı üretimi endeksinde de benzer gerilemeye yol açacağı öngörülebilir.


Dış ticaret verileri ile sanayi üretimi arasındaki ilişki bununla sınırlı kalmıyor. Benzer şekilde mevsimsellikten arındırılmış sanayi üretimi ve dış ticaret açığı verileri (%-88,6 korelasyon) de Ağustos ayında sanayi üretiminde gerileme yaşanabileceğini gösteriyor. Aşağıdaki grafikte rahatlıkla görülebilen negatif korelasyon dış ticaret açığında gerileme yaşandığında sanayi üretiminin de azaldığını gösteriyor.


Bu durumun büyüme ile alakasına gelecek olursak: Sanayi üretimi, GSYİH'nın en önemli öncü göstergelerinden biridir ve dış ticaretle doğrudan ilişkilidir. Aşağıdaki grafik 98 fiyatlarıyla kaydedilen büyüme rakamları ve sanayi üretimi verilerinin 3 aylık dönemler itibariyle alınan ortalamaları arasındaki bağlantıyı açıkça gösteriyor (%85,2 korelasyon). Sol eksen sanayi üretimi endeks ortalamasını, sağ eksen GSYİH verilerini barındırıyor. Dış ticaretin etkilediği sanayi üretimi büyüme üzerinde önemli bir etkiye sahip. Bu durum da ülkemizdeki istihdam olanaklarını, işsizliği, faiz oranlarını, yabancı yatırımları etkiliyor.

Sonuç olarak ithal ettiğimiz, ürettiğimiz ve sattığımız mallar büyümeye; bu da istihdam ve işsizlik, enflasyon, faiz oranları ve dolayısıyla yabancıların yatırım yapma tercihlerine tesir ediyor. 12 Ekim 2012'de Ağustos ayı sanayi üretim endeksinin yayınlanması ülkemizin komşudaki olumsuz gidişattan ne kadar etkilendiğini gösterecek.
 
kaynak: TUİK

22 Ağustos 2012 Çarşamba

İşsizlik Oranları - Faiz Kararları

İşsizlik Oranları - Faiz Kararları
 
Avrupa Merkez Bankası'nın (AMB) parasal genişlemeye gideceği, sorunlu ülke tahvili alarak piyasaya likidite sağlayacağı yönünde konuşmaların hararetlendiği günler geçiriyoruz. Bu bağlamda konuya bakıldığında ekonomik durgunluğun önüne geçilmesi ve ekonomilerin canlanması için parasal genişleme hayati önem taşıyor. Benzer şekilde işsizlik oranlarında yaşanan yükselişe karşı hamleler de genişleme sonrası yaratılacak yeni iş olanaklarına endekslenmiş gibi görünüyor.
 
OECD'nin uyarlanmış işsizlik oranı verilerine dayanarak oluşturulan aşağıdaki grafiği incelediğimizde özellikle 2008 yılının ikinci yarısı (Mortgage Krizi başlangıcı) ile işsizlik oranlarında yaşanan ivmelenmenin 2009 yılı ortalarına doğru hız kaydettiği görülüyor. Buna rağmen Yunanistan ve İspanya'nın işsizlik oranlarında şiddetli artış devam ediyor.
 
Yine aynı grafikte değersizleşen Euro sayesinde bölge içi ticarette net ihracatçı konumunda yer alan Almanya ve krizden nispeten daha az etkilenip dış ticaret partnerlerini çeşitlendirmeye çalışan Türkiye'de işsizlik oranlarının Haziran 2009'dan itibaren gerilediği fark ediliyor. Bu durum iki ülkenin de politika faizini belli bir seviyede tutup ekonominin aşırı ısınmasını engellemede haraket alanının geniş olmasına yardımcı oluyor.

 

Yukarıdaki grafikten de anlaşılacağı gibi Euro Bölgesi ülkelerinden ayrışan Almanya istikrarlı büyümesi sayesinde iş olanakları yaratmaya devam ederken, gelişen sanayisi ve üreten ekonomisi ile dış ticarette fazla vererek bölgenin lokomotifi konumuna geliyor. Bu büyüme periyodu sırasında ABD gibi parasal genişlemeyi her dönemin silahı olarak da kullanmadan makul ölçülerde büyüyerek Euro Bölgesi üzerindeki ekonomik ve mali etkinliğini artırıyor. Türkiye'nin gelişmekte olan ülke grubu içinde gösterdiği performans ise ülkenin işsizlik oranındaki olumlu seyirden anlaşılıyor.
 
Türkiye'de son yaşanan gelişmeler ışığında işsizlik oranını (aşağıdaki grafik) inceleyecek olursak:
TUIK'in Mayıs 2012 işsizlik oranı verilerine bakıldığında mevsim etkilerinden arındırılmamış endeksin %8,2'ye gerilemesine rağmen mevsim etkilerinden arındırılmış endekste 2012 yıl başından beri %9,0 seviyelerini koruyor olması, işsizlik oranında önümüzdeki dönemde yaşanabilecek olası artışa yönelik tedbir alınması konusunda sinyal niteliği taşıyor. Bu durum yılın ilk çeyreğinde beklentilerin üzerinde büyüyen Türkiye ekonomisinin yılın ikinci yarısında hız kaybı yaşamasıyla ortaya çıkabilecek. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'nın (TCMB) ihtiyatlı para politikası sayesinde yumuşak iniş koşullarının devam ettiği ülkemizde yılın ikinci yarısına yönelik göstergeler politika faizinde yapılabilecek faiz indirimlerine de ışık tutuyor.
 

 
TCMB'nin para politikası tutanaklarında ekonomiye ilişkin vurgularının önem kazandığı günümüzde, iş ve sanayi kesiminden de faiz indirimi konusunda baskıların başlamış olması önümüzdeki dönemde TCMB'nin politika faizine ilişkin yeni bir adım atıp atmayacağı konusunda etkileyici diğer bir unsur olarak ortaya çıkıyor. Herşeye rağmen ekonomik göstergeler ve bu göstergeler içinde de işsizlik oranı gelecekte önemini korumaya ve siyaset açısından da seçmenin gözünde önemli bir performans ölçütü olmaya devam edecek gibi görünüyor.
 
Kaynak: OECD, TUIK

13 Ağustos 2012 Pazartesi

Rüzgarın Taşıyamadığı Yelkenli


Rüzgarın Taşıyamadığı Yelkenli

TUİK’in 8 Ağustos’ta açıkladığı sanayi üretimi verileri incelendiğinde mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış endeksin Haziran’da %2 oranında gerilediği görülüyor. Bu durum kafalarda soru işaretleri uyanmasına neden oluyor. Buna rağmen yıllık bazda gerçekleşen %2,7’lik artış biraz inişli çıkışlı da olsa veride toparlanmanın sürdüğüne işaret ediyor. Aşağıdaki grafik Türkiye ile ABD’nin sanayi üretimi verilerini içeriyor. Şubat 2009’da 2005’ten beri en düşük 3. seviyesini gören sanayi üretimi endeksi daha sonra toparlanarak 140’lı seviyelere ulaşıyor. Haziran’da 132,1 olan endeksin seyri ise ABD sanayi üretimi verisiyle benzer bir trende sahip. ABD’de Nisan 2009’da görülen 82,8; 2005’ten beri ölçülen en düşük değere işaret ediyor.


Takvim ve mevsim etkilerinden arındırılmış endeks değerleri karşılaştırıldığında benzer bir seyir görülüyor. Fark olarak Türkiye’nin 2005 yılından beri en düşük seviyesini Ocak 2009’da görmesi ve ABD’nin Haziran 2009’daki 83,5’ten sonra toparlanmasına rağmen halen 100 değerine ulaşamaması göze çarpıyor.


Benzer seyir aşağıdaki grafikte yer alan dış ticaret rakamlarından da gözleniyor. Türkiye’de Şubat, ABD’de Mayıs 2009’da en düşük dış ticaret açığı görülüyor. Bu durum ithal girdi ile üretim yapan ülke profilinine göre üretimin azaldığını vurguluyor. Türkiye’nin dış ticaret açığının ABD’ye göre daha hızlı artıyor olması ise ülkemizin daha hızlı toparlandığına işaret ediyor.


Benzer şekilde ithalat eksenli büyüyen bir ülkenin önemli göstergelerinden olan cari açığın da aşağıdaki grafikte yıllıklandırılmış bazda bozulduğu görülüyor. Yıllıklandırılmış dış ticaret açığı ve cari açık verilerinin seyrinde görülen benzerlik inceleme açısından önem taşıyor. 2008 yılının 2.yarısında ülkemizde hissedilen mortgage krizinin etkisi birikimli verilerde açıkların kapanmasına yol açıyor. Bu durum da tıpkı sanayi üretiminde olduğu gibi büyümede frene basıldığının bir işareti oluyor. 2011 yılının son çeyreğinden itibaren görülmekte olan gerileme aşağıdaki grafiğin yön değiştirmesine neden oluyor. Bu durum ülkemizin global krizden etkilendiğine ilişkin önemli bir sinyal niteliği taşıyor.


Peki dış ticaret anlamında komşumuz ve en büyük dış ticaret partnerimiz olan Euro Bölgesi ile ne zaman ayrışmaya başladık? Bu sorunun yanıtı 2011 Ocak ayına tekabül ediyor. Aşağıdaki grafik durumu açıkça ortaya koyuyor. İrlanda, Potekiz ve Yunanistan’la başlayan sürecin İtalya ve İspanya gibi daha büyük ve bölge ekonomisi için önemli ülkeleri de sarmasıyla ilerleyen süreçte mali konsolidasyon ve tasarruf politikalarının etkili olduğunu görülüyor. İşte tam bu noktada küçülen ülke ekonomileri ve tasarrufun ön plana çıkması ile kısılan tüketim eğilimi ithalatta daralmaya yol açarak dış ticaret fazlası verilmesini sağlıyor. Yıllıklandırılmış dış ticaret açığımızın Euro Bölgesinde yaşanan daralmaya rağmen devam etmesi büyümemizin de hız kesmeden devam ettiğini gösteriyor. Bunda ticaretimizde alternatif pazarlara kayılması büyük rol oynuyor. Ama bilindiği gibi gelişmiş ülkelerin talep ettiği malların kalite ve katma değeri yüksek mallar olması, ihrac edilen malların ürün başına karının da daha yüksek olmasına sebep oluyor. Bu durumda yeni Pazar olarak yoğunlaşılan Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da yaşanan siyasi gerginliklerin dışında ürün gamının da daha emek yoğun mallardan geçtiğini düşünüyorum. Bu durum bizim Avrupa kadar sert olmasa da büyümemizi kademeli olarak yavaşlatmamıza neden oluyor.


Sonuç olarak global ekonomiye bir gemi olarak bakarsak dümeninde gelişmiş ülke ekonomileri olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Bu ülkelerin hızlı ilerlemeye gücü veya ihtiyacı olmadan büyümenin motoru olarak görülen gelişmekte olan ülkelerin de yavaşlamaktan başka seçeneği kalmıyor. Türkiye’de görülmekte olan dış ticaret ve cari açık rakamlarındaki seyir de bunun bir kanıtı olarak ortaya çıkıyor. Duruma bu açıdan bakıldığında komşumuz ve en büyük ticaret partnerimiz Euro Bölgesinde ekonominin düzelmesi ülkemizi de kesinlikle rahatlatacaktır. Büyüme modeli açısından ABD’ye olan benzerliğimizi de vurguladığım yazımda sanayi üretimi ve dış ticaret verileri anlamında yönümüzün hala bu ülkeyle benzer seyrettiği grafiklerden de görülüyor. Farklı olduğumuz nokta ise ABD’ye göre daha küçük ekonomi olmamız sebebiyle verilerde görülen oynaklığın ve kırılganlığın daha yoğun olması konusunda beliriyor. İstediğimiz kadar engellemeye çalışalım, ülke ekonomisi adına yapabileceğimiz tek şey yumuşak iniş politikası uygulamak oluyor. Konuya ilişkin TCMB’nin de ihtiyatlı tutumu ekonomik görüşümü doğrular bir nitelik taşıyor.

Kaynak: TCMB, TUİK, FED, ECB, Eurostat

7 Ağustos 2012 Salı

FAO (Gıda ve Tarım Örgütü) Fiyat Endeksleri, Tüfe ve Büyüme için doğru bir sinyal mi?


FAO (Gıda ve Tarım Örgütü) Fiyat Endeksleri, Tüfe ve Büyüme için doğru bir sinyal mi?

FAO’nun her ay yayımladığı gıda fiyatları endeksinin sekizincisi 9 Ağustos’ta yayımlanıyor. Bu veri FAO uzmanları tarafından ticarete en fazla konu olan 55 emtianın 5 grup altında toplanması ve ağırlıklandırılması ile oluşturuluyor.

Verinin önemli yanı ise global ekonomik durum anlamında belirgin bir harita oluşturması. Gıda, et, süt ve süt ürünleri, tahıl, petrol ve şeker gruplarından oluşan verinin yıllık değişim oranlarına bakıldığında resesyon ve durgunluk dönemlerini çok iyi yansıttığı görülebiliyor. Aşağıdaki grafiği oluşturmak için gıda, tahıl ve petrol fiyatları kullanıldı. Petrol fiyatlarının daha fazla dış etkiye maruz kalabilen bir emtia olması (siyasi, teknik, beşeri) şoklarda onun daha büyük salınımlar göstermesine ve fiyatının daha volatil olmasına yol açıyor. Buna rağmen üç emtianın fiyatlarındaki seyir kriz dönemiyle örtüşüyor. Bu da küresel büyüme konusunda önemli bir sinyal niteliği taşıyor.



Yukarıda fiyatların yıllık değişimleri baz alınarak oluşturulan grafik bize 2008 yılı ortasından 2009 yıl ortasına kadar devam eden krizin gıda fiyatları üzerinde oluşturduğu etki konusunda bilgi veriyor. Endeks değerleriyle oluşturulan bir alt grafikte mortgage krizi öncesinde görülen zirve seviyeler petrolde 2011 yılbaşında yakalanmış gibi görünüyor. Gıda fiyatlarının bu seyri takip etmemesinin nedeni Arap Baharı’nın yaratmış olduğu geçici etki olarak öne çıkıyor. Buna rağmen tarımda petrolün önemli girdilerden biri olması diğer fiyat seviyelerinde de bir miktar artışa neden oluyor. Fiyatlardaki seyir dönemsel olarak incelendiğinde 2009 Mart ayından itibaren belirgin bir artış göze çarpıyor. Bu dönem ABD Merkez Bankası FED’in bilançosundaki toksik kağıt (ipoteğe dayalı menkul kıymetler = mortgage backed securities, MBS) miktarını artırması ve karşılığında piyasaya likidite pompalaması ile aynı zamana denk geliyor. Bu hamle piyasalar tarafından parasal genişme (quantitative easing, QE) olarak adlandırılıyor. Daha sonra ekonominin yeterince hızlı büyümediğinin görülmesi ile Ağustos 2010’daki Jackson Hole toplantısı ve ardından QE2 kararı alınıyor. Alttaki grafikte Ağustos 2010’dan itibaren görülen fiyat artışındaki ivmelenme QE2’nin etkili bir silah olduğunu net bir şekilde gösteriyor.

İngiltere Merkez Bankası (BoE) da benzer QE hamlelerini Eylül 2009, Ekim-Kasım 2010’da yapıyor, buna Avrupa Merkez Bankası (ECB) Mayıs 2009’da, Japon Merkez Bankası (BoJ) ise Ekim 2010’da eşlik ediyordu. Genişlemeler sonucunda global anlamda likidite bolluğu yaratılırken paranın ucuzlaması ve fiyatların yükselmesi sağlanmış oluyordu. Bu hareketin çok merkezli oluşu ise bütün piyasaların eş anlı etkilenmesine yol açıyordu.


QE dönemlerinin kurlar üzerindeki etkisini incelemek için Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) verilerinden alınan aylık ortalama döviz alış kurlarına göre hesaplanan kur grafiği (aşağıda) oluşturuldu. Doların euro karşısında değer kaybettiği dönem gıda fiyatlarındaki yükselişe işaret ediyor. Dolardaki değer kaybı biraz da piyasanın dolar ve ABD 10 yıllık devlet tahvillerini güvenli liman olarak algılamasından kaynaklanıyor. Kriz zamanı güvenli limana yönelen sıcak para doların değerini yükseltirken, global toparlanma dönemlerinde risk iştahının artması diğer para birimlerinin değerinde artışa yol açıyor. Global büyüme dönemlerinde tüketimin de artıyor olması ise arz-talep dengesinin daha yüksek bir fiyat seviyesinde oluşmasına sebep oluyor. Parasal genişleme ile paranın değersizleşmesi de tüketimi artırıcı bir etki yapıyordu. Euro’nun dolar karşısındaki gidiaştına benzer etki TL’nin güçlenmesiyle Türkiye’de de görülürken ve ekonomideki toparlanma olabildiğince hızlı ilerliyordu. Cumhuriyet tarihinin en hızlı büyümesi de bu dönemde gerçekleşiyordu.


FAO gıda fiyatlarındaki yıllık değişimle TUİK’in yıllık eflasyon artış oranları karşılaştırıldığında (aşağıdaki grafik), 2008 yılında ortaya çıkan mortgage krizinin belirgin etkisi görülüyor. Burada tüketimin kısıldığı, talepteki azalma ile fiyatların gerilediği izleniyor. Tüketici fiyat endeksinde (Tüfe=enflasyon) önceki dönemlerde yaşanan bozulmaların içsel kaynaklı olduğu da grafikten ayırt ediliyor. 2004 yılında yerel seçimlerin sapmaya yol açtığı kurların 2006 yılında hızlı büyüme, iç tüketim artışı, kamu borç stoku, dış ticaret ve cari açığın artması ile bozulduğu görülüyor. Ülkemize özel senaryoların gerçekleşmesi ve dünya ortalamasının üzerinde büyüme gerçekleştirdiğimiz dönemlerde Tüfe’de görülen yıllık değişim FAO Gıda Fiyat Endeksinden ve sonuç olarak global ekonomiden ayrışıyor.


Dünyanın genel gidişatını belirlemede bu kadar etkili olan FAO endeksinin Perşembe günü nasıl bir seyir izleyeceği merak ediliyor. Ülkemiz için doların TL karşısında güçlendiği ve enflasyonun Nisan 2010’dan sonra ilk defa çift haneli sayılara ulaştığı 2012 yılının ilk yarısının ardından ikinci yarıda nasıl bir seyrin görüleceği tahmin edilmeye çalışılıyor. FAO endeksinde 2008 yılında görülen seyrin yılın devamında da görülmesi halinde yurtiçi tüketimde görülen iyileşme sinyallerinin ötelenmesi ihtimali ortaya çıkıyor. Global toparlanma olmadan sadece yurtiçi tüketimin tetiklediği dengesiz büyüme koşullarının da sürdürülebilirliği konusunda şüpheler bulunuyor. Dolar/TL’nin 1,70’in üzerindeki seyri dış talebin yetersiz kaldığı bir dönemde ihracatı desteklemek adına önemli bir etki yaratmaktan uzak kalırken, yeni pazarlara ihracat konusunda gelişme sağlayan ülkemizin mevcut pazar paylarını kaybetmeden gelişmesi daha fazla önem kazanıyor. Ayrıca güçsüz TL satınalma gücümüzün gerilemesine yol açıyor. Üretimin en önemli girdisi olan enerji ve hammadde ithalatları da yüksek kur sebebiyle sekteye uğruyor. Bu durum da sanayi üretimi verilerine olumsuz yansıyor. Teşviklerle sağlanmaya çalışılan üretim artışının küresel toparlanma sağlanmadan tek başına etkisinin sınırlı kalmasının sebebi olarak TCMB’nin de aşağı yönlü risk olarak vurguladığı küresel durgunluk ön plana çıkıyor. Temmuz 2012’de yıllık %9,1’e yükselen (Haziran’da %8,9 idi) Tüfe ile FAO endeksinin ne kadar paralel seyrettiği 9 Ağustos Perşembe günü belli olacakken önümüzdeki dönemde küresel ekonomik seyirden ne kadar etkilenmeden kalabileceğimiz konusunda zor bir dönem bizi bekliyor.

Kaynak: TCMB, TUIK, FAO

17 Mart 2012 Cumartesi

Fenerbahçe - Galatasaray 17.03.2012

Derbi Adına Yaraşır Bir Maç ve Yaşananlar
 
Fenerbahçe - Galatasaray maçı Fenerbahçe adına antrenman havasında başladı. Galatasaray'ın orta saha kurgusunda ayrılmaz iki parça olan Felipe Melo ve Selçuk İnan'ın kendilerinden beklenen pas alış-verişini yapamaması ve forvetteki Necati ile Elmander'i besleyememelerinin yanında savunmada da defans dörtlüsünün önünde sağlam duramamaları ilk yarıda Galatasaray adına yenen gollerin sebeplerinden biriydi. Ayrıca savunmanın sağ kanadında oynayan Eboue'nin Musa Sow'un attığı golde Ziegler kadar topu kovalamaması da takımı adına gol yenmesinde önemli bir sebepti. Benzer şekilde Alex'in attığı şutta da Melo'nun hatası vardı.

Galatasaray'ın orta sahada sol kanat oyuncusu Emre Çolak'ın etkisiz bir futbol sergilemesi, takımın ataklarını sağ kanattan, Engin üzerinden, gerçekleştirmesine yol açtı. Bu durum Engin'in oyundan daha çabuk düşmesine ve maçın ikinci yarısında gerçekleşen ataklarda güç kaybı yaşamasına yol açtı.

Maçın 34.dakikasında Gökhan Gönül'e Elmander'in yapmış olduğu faul ile Sow'un attığı goldeki pozisyonun birlikte değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. 37.dakikada gelişen atakta Necati'nin topa kafayla vurmak yerine, göğsünde yumuşatıp ayakla vurmasının takıma gol getirebileceği kanaatindeyim. 43.dakikada Emre Belezoğlu'nun Melo'ya yaptığı faulün ardından Melo'nun Yobo'ya ayağını kaldırarak yaptığı faulün de Sow'un attığı golle karşılaştırılması gerekiyor. Ayrıca Hasan Şaş'ın kafasının sahaya atılan maddelerden ötürü yarılması ve maç içerisinde bayrak sopalarının sahaya atılmasının gözlemci notlarında bulunup bulunmadığı da ilerleyen günlerde takip edilmeli. Benzer şekilde Fatih Terim'in de kaşının açılması durumun vahametini ortaya koyar nitelikteydi. 85.dakikada Yobo'nun Elmander'e attığı dirseğin ise kesinlikle kırmızı kart olabileceği değerlendirilebilir. Benzer durumlarda bu yıl Galatasaraylı oyuncuların kart görmüşlüğü olduğu da unutulmamalı. Emre Belezoğlu'nun ise ikinci yarıda yaptığı iki faul sonrasında hala oyunda kalabilmesi hakemin iyi niyetinden kaynaklanıyor. İki pozisyonda da parmağıyla topu işaret edip olaydan sıyrılması Bülent Yıldırım'ın acemiliğini ve taraftar korkusunu ortaya koydu.

Galatasaray'ın ilk yarıdaki en büyük zaafını Alex'e markaj yapan herhangi bir oyuncunun bulunmaması olarak görüyorum. Bu tarz bir savunma anlayışı olacaksa en azından şut imkanı tanımamak Stoch'un önünün kapatılması gibi onun da önünün kapatılması gerekmekteydi. Takımda hiçbir olumlu hareketi bulunmayan Emre Çolak'ın 65 dakika oyunda kalması Fatih Terim'in en önemli hatalarından biriydi. Ligin ilk yarısında oynanan maçta iyi bir performans sergileyen Emre ise takımını bu maçta neredeyse 10 kişi bıraktı. Bir diğer hata Fatih Terim'in yenen goller sonrası oyuncularına gerekli motivasyonu sağlayamamasıydı. Eğer bir takım beş dakikada 2 gol yiyorsa bu durum tamamen konsantrasyon bozukluğu ve oyuna çabucak odaklanılamamasından kaynaklanmaktadır. Bu gibi durumlarda oyuncu kenara baktığında takımı ateşleyecek bir teknik adam arar. Bu adamın Fatih Terim olması gerekiyordu.

İkinci yarıya iki takım da değişiklik yapmadan başladı. Melo'nun ilk yarıdaki olumsuz pas yüzdesinin ikinci yarının başında da devam etmesi takımı adına hızlı çıkışların kesilmesine yol açtı. Melo'nun moral bozukluğunun daha maçın ilk yarısında Mehmet Topuzla girmiş olduğu mücadele sonrası oluştuğunu düşünüyorum. 68.dakikada Melo'nun orta sahada aldığı topu sonradan oyuna giren Aydın'a vermek yerine şut atması da kendini kanıtlamaya çalışmasındandı.

Emre-Aydın, Necati-Baros değişikliklerinin oyun planından ziyade takımın tempolu oyununun devamlılığı için olduğunu düşünüyorum. Bunun yanında Galatasaray'ın ikinci yarıda oyunun tartışmasız hakimi olduğunu düşünüyorum. Elmander-Riera değişikliği ise takımın tek forvete yöneldiği maçın son anlarında takımın kanatlara oyunu yaymasında yardımcı oldu. Ancak bu değişiklik takımın hücum gücünü düşürerek son dakikalarda ileride yeterli baskının kurulamamasına da yol açtı. Engin'in maçın son dakikalarında bulmuş olduğu karşı karşıya pozisyon ise maçın kaderini değiştirebilecek nitelikteydi. Benzer şekilde Milan Baros'un direkten dönen topu da maçı değiştirebilirdi.

Gollere değinmek gerekirse: Fenerbahçe'nin ilk golü tamamen Ziegler'in ısrarcılığı ve Sow'un ayağını Semih'in kafasına kadar kaldırıp güzel bir vuruşla topu ağlara göndermesiydi. İkinci golü ise savunmanın uzaklaştırmayı başaramadığı topun Alex'in ayağına geldiğinde herhangi bir müdahaleyle karşılaşmadan elini kolunu sallayarak attığı güzel vuruştan kaynaklanıyor. Galatasaray'da ise Selçuk'un ilk yarıda orta alanda yapmış olduğu en olumlu hareket olarak değerlendirilebilecek güzel pasının Necati tarafından Elmander'e bekletilmeden atılması Galatasaray adına ilk golü getirdi. İkinci gol takımın 2.yarı boyunca yüklendiği bir anda sağ kanattan gelen ortanın Hakan Balta'ya indirilmesi ve Hakan'ın isabetli bir şutla topu ağlara göndermesi sonucu gerçekleşti.

1 Şubat 2012 Çarşamba

Galatasaray – MP Antalyaspor, 01.02.2012

Karda teknik oynayan değil, ayakta kalan kazanır...

Galatasaray, Antalyaspor maçına geri dörtlüde sağda Ujfalusi, ortada Semih, Gökhan, solda Hakan ile başladı. Karda ayakta kalmayı başaran en iyi oyunculardan ikisi olan Ujfalusi ve Semih, maçın ilk dakikasından son dakikasına kadar özveriyle ve neredeyse sıfır hata ile oynadılar. Semih'in topa ilk müdahaleleri oldukça yerindeydi. Çok kritik ara toplarıyla Antalyaspor ileri uç elemanlarının pozisyona girmesini önledi. Ujfalusi ise maça sağ kanatta başlamasının ardından 56.dakikada Sabri ile Gökhan'ın yer değişliğiyle savunmanın göbeğine geçti. Oyun içinde yapılan bu değişikliğe rağmen Semih ile uyumu bozulmadı.

Orta saha kurgusunda maça başlarken solda Riera, sağda Emre, ortada ise Melo ve Selçuk'un önlerinde Engin forma giydi. Maçın ilk yarısında ileri uçta Elmander tek başına görev aldı.

Orta sahada ayakta kalmayı başaran en dirayetli isim maç boyunca Melo olurken, teknik oyuncuların karlı zeminde yeterince etkili olamadıkları görüldü. Riera'nın sol kanattan yapmış olduğu bindirmeler ve ortalar, ilk yarıda savunma içine gömülen Elmander ile buluşmadı. Yalnız kalan Elmander bu saha koşullarında ileri atılan uzun topları olabildiğince yere indirmeye çalışarak ve rakip savunmaya pres uygulayarak elinden geleni yapmaya çalıştı. Elmander'in yanına sokulan oyuncu olmayınca ve Galatasaray'ın genç ayaklarının etkili, kaleyi bulan vuruşlarının bu maçta pek görülmemesiyle pozisyon zenginliğinden uzak bir ilk yarı geçirildi.

Buna rağmen Antalyaspor yaptığı kontra atakta Mehmet Eren'in atılan uzun topa güzel koşusu ve Emrah'a asisti ile 1-0 öne geçti. Uzun topun orta sahadan atılması, ön alanda yeterli savunma direnciyle karşılaşmayan Antalyaspor'un ne kadar kolay pozisyona girdiğini de göstermiş oldu. Pozisyonda Hakan'ın yerine sol kanada Ujfalusi'nin koşması ise Galatasaray'ın savunmanın sol kanadına takviye yapması gerektiğini bir kere daha ortaya koydu. Galatasaray adına kaleyi bulup tehlike yaratan tek şut Emre'nin 10.dakikada yaptığı plaseydi. Ömer'in başarılı kurtarışı sayesinde pozisyon önlenirken dönen toplara hareketlenmeyen, pozisyon kovalamayan oyuncular sebebiyle bu tehlike kolayca savuşturuldu. Riera'nın güzel ortasına Selçuk'un kötü kafa vuruşu ve Ujfalusi'nin ortasında Elmander'in kafası ilk yarının diğer önemli pozisyonlarıydı.

Maçın en etkisiz oyuncularından biri bence Selçuk'tu. Orta sahada takımı organize etmekten uzak oyunu, yerini bulmayan pasları sebebiyle bireysel yetenekler ön plana çıkarılmaya çalışıldı. Özellikle Engin'in ceza sahasına doğru zorlamalarının sebeplerinden biri pas trafiğinin sağlanamamasıydı. Bu yüzdendir ki sıklıkla ayağında çok top tutması sebebiyle eleştirdiğim Engin'in bu maç eleştirilecek bir yanı olmadığını düşünüyorum. Pas trafiğinin gerçekleşmediği bölümlerde özellikle Melo, savunma önünde top alıp oyunu kurmaya çalıştı. Emre'nin kondisyon olarak bu tip hava koşullarına hazır olmadığı görüşündeyim. Kanaatimce Eskişehir maçında adeta hayalet gibi sahada gezinen Emre'nin bu maçta tek artısı kaleye şut çekmesiydi. Şutların da çoğunluğu çerçeveyi bulmadı.

Buna rağmen Engin'in 35.dakikada sağ kanattan yaptığı ortada Antalyasporlu oyuncunun (sanırım İbrahim'di) topa elle müdahalesi, ardından verilen penaltıyı Melo'nun gole çevirmesi, ilk yarının 1-1 bitmesini sağladı.

İkinci yarıda Fatih Terim oyunu daha fazla kanatlara yaymak adına Sabri ve Milan Baros'u oyuna dahil etti. Bu sırada Uyfalusi ortaya Sabri savunmanın sağına geçti. Engin sol kanatta, Emre orta sahanın solunda görev yapmaya başladı. Baros'un Elmander'in arkasında oynaması ve savunmayı karıştırması ile pozisyonlar bulmaya başlayan takım, 71.dakikada Baros'un Selçuk'un İbrahimle girdiği ikili mücadelenin ardından penaltı itirazını abartması sonrasında kırmızı kart görmesiyle 10 kişi kaldı. Bu dakikanın ardından Galatasaray'ın saldırı gücü zayıfladı. Takımını bireysel itiraz yüzünden yalnız bırakan Baros'un ceza alması gerektiğini düşünmeme rağmen hakem raporunda ne yazıldığına da bakmak gerekiyor. Takımda Baros'un yerine oynayabilecek başka oyuncunun olmaması, Sercan'ın formsuzluğu Fatih Terim'in de elini kolunu bağlıyordur diye düşünüyorum. Umarım Necati bu sorunlara çare olacak oyuncudur.

22 Ocak 2012 Pazar

Eskişehirspor - Galatasaray 22.01.2012

Galatasaray Eskişehir'de kötü saha koşullarında ayakta kalamadı ve sahadan silinip gitti. Galtasaray'ın direnç göstermekte zorlandığı maçta Semih ve Ujfalusi ile önlerinde Melo'nun sağlam müdafaası takımın ayakta kalmasını sağladı. Bir de acemice harcanan Eskişehir atakları Galatasaray'ın bu kadar kötü top oynadığı günde bir puan almasında yardımcı oldu.

Galatasaray'ın geri dörtlüdeki kanat oyuncuları Sabri ve Hakan'ın takımın atağa çıktığı pozisyonlarda etkisiz kalmalarının yanı sıra Sabri'nin sürekli olarak arkasına adam kaçırması takımın oyun düzeninin bozulmasına yol açtı. Ayrıca maç boyunca neredeyse hiç şut atmayan takımda uzaktan şut atma konusunda yetenekli olan Kazım, Selçuk, Engin ve Emre'nin ilk yarı boyunca kaleye bakmamaları bile dikkat çekti.

İlk yarıda Elmander'in ileri uçta yalnız kalması indirdiği topların kimse tarafından takip edilmemesi ilk yarının Galatasaray adına pozisyonsuz geçmesine yol açtı. Buna rağmen ikinci yarıda hatasını fark eden Fatih Terim Engin'in yerine Sercan'ı koyarak Elmander'in etkinliğini artırmayı amaçladı.

Fatih Terim'in Engin'i bir yarı boyunca oyunda tutmasını, takımın bulacağı açık alanlarda top sürerek pozisyon yaratmak için olduğunu düşünüyorum. Ancak görüldü ki bu taktik fayda etmedi. Bu durumda oyun içinde Engin'i kanada Kazım'ı ortaya çekip daha fazla şut kovalayan bir takım denenebilirdi.

Ayrıca Emre'nin fiziksel olarak böyle sahalarda oynamaya hazır olmadığının daha ilk yarıda anlaşılabileceğini düşünüyorum. Buna rağmen solda Ayhan'ın denenmemesini Fatih Terim'in kafasında takımda Ayhan'a yer olmadığını düşündüğü şeklinde algılıyorum. Belki o kanada Engin konabilir orta sahaya ayakta kalacak daha güçlü bir oyuncu da takviye yapılabilirdi. Sercan'ın Emre'nin yerine oyuna girmesi de diğer bir seçenekti.

Savunma kurgusunda Sabri'nin sıklıkla Dede'yi kaçırdığını fark eden Terim'in Kazım'ı geriye çekip Yiğit'i ileriye koyması belki olumlu bir hamleydi. Yine de savunma özelliği taşıyan oyunculara ihtiyaç var. Hakan Balta geride ters tarafa yapılan ortalarda topu iyi takip ederek gerekli müdahaleleri zamanında yapsa da kanat bindirmelerinde hiç yoktu. Takım sadece 4-5 kişiyle atak yapmaya çalıştı durdu.

Saha koşullarının ağır olduğu maçta Ersun Yanal'ın da oyuncularına verdiği talimatla Galatasaray'ın hızlı çıkışlarının tümü faullerle engellendi. Futbol kuralları içinde yapılan fauller takımın temposunu düşürürken, Eskişehirspor'un da sahasına yerleşmesi için zaman tanıdı. Herhalde Ersun Yanal'ın bu taktiği yıllardır uyguladığının farkında olan Fatih Terim bu konuda önlem alır diye düşünüyordum; ancak almadığını maç sonunda anlamış oldum. Galatasaray orta sahada faule maruz kalmamak için her uzun top oynamaya çalıştığında ileride 2-3 kişiyle top bekleyen atak oyuncuları geriden destek gelmeyince pozisyon üretemedi, rakip savunmayı zorlayamadı. Cılız ataklar karşısında yorulmayan Eskişehirspor savunması da daha sonra denenen araya adam kaçırma ve ver-kaçlarla ceza sahasına girme girişimlerini rahatlıkla engelledi.

Sonuç olarak bu oyuna rağmen bir puanı almaya hak kazanan Galatasaray'ın sevinmesi gerekiyor.

2 Ocak 2012 Pazartesi

Enflasyon - Ana Harcama Kalemleri - Gıda Fiyatlarının Türkiye ve Dünya'daki gelişimi

TCMB'nin sayfasına girdiğinizde ana sayfanın en tepesinde "Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'nın temel amacı fiyat istikrarını sağlamak ve sürdürmektir." ibaresini görürsünüz. Buradaki fiyat istikrarını tıkladığınızda ise karşınıza konu hakkında bilgi veren bir döküman çıkar. Gayet açıklayıcıdır. Bir ülkenin neden fiyat istikrarına ihtiyaç duyduğunu ülkeyi çökertmenin en kolay yolunun parasını çökertmekle başladığını anlatan, yalın ifadeler kullanılan bir yazıdır.

Bu kadar önemli bir konuda TCMB başkanı Erdem Başçı geçtiğimiz günlerde yaptığı "2012 Yılında Para ve Kur Politikası" açıklamasında 2012-2013 ve 2014 dönemleri için hedeflenen enflasyonun %5 (+/-) %2 olduğunu belirtti. Peki hedeflenen enflasyon, yani diğer bir tabirle tüketici fiyat endeksi (tüfe) tam olarak neyi ifade etmektedir?

TUİK'in tüfe hakkındaki açıklaması: "Belirli bir dönemde belirli bir kitle tarafından tüketici mal ve hizmetlerine ödenen parekende fiyatlardaki değişimdir." şeklindedir. Tüfe üreticinin ürettiği mala konulan fiyatın nihai tüketiciye yansımış halidir. Yani sokaktaki Ayşe Teyze'nin baklava, salam, sucuk, su, kahve, çilek, nar, fındık gibi gıda ve içeceklere ödediği fiyatlar bu hesaplamanın içindedir. Rakı, Viski, Şarap, Alkollü Bira içkileri, Samsun, Maltepe, Tekel 2001, LM, Marlboro, Winston, Parliament, Monte Carlo sigaraları da bu sepette yer alır. Bu sepette değişik kategoriler yer almaktadır ve olabildiğince detaylandırılmıştır. Her istatistikte olabileceği gibi bunda da eksikler mevcuttur (mesela spor aletlerinde sadece futbol topunun yer alması gibi) ancak güncellenmeye çalışılmaktadır.

Benim dikkatimi çeken konu; TUİK'ten erişebildiğim kadarıyla her yıl Ocak ayında yapılan Ana Harcama Gruplarının tüfe sepeti içindeki ağırlıklarındaki ayarlamaların sebebinin belirtilmemesidir. 2008 yılında toplam sepette %28,63 ağırlık ile en çok etkiye sahip olan "gıda ve alkolsüz içecekler" grubunun ağırlığı yıllar itibariyle sırasıyla %28,03, %27,60 ve %26,78 (2011) olmuştur. "Alkollü içecekler ve tütün" grubunda yapılan zamların yansımaların daha net görülmesi için bu grubun ağırlığı artırılmaya çalışılırken "Konut"un ağırlığı 2009'da %18,63 iken 2011'de %16,46'ya inmiştir. Diğer gruplardaki değişim ve ayarlamalara da yıllar itibariyle bakmak mümkündür.

Yazımda, en önemli grup olarak gördüğüm "gıda ve alkolsüz içecekler"deki gelişimi, küresel gıda fiyatları bağlamında incelemek istiyorum. Birleşmiş Milletler'in Gıda ve Tarım Örgütü (FAO: Food and Agriculture Organization) tarafından her ay yayımlanan gıda fiyatları endeksindeki değişimle bizim tüfe madde sepetinde kullandığımız gıda fiyatları arasındaki ilişkinin seyrini yakından incelemek amacıyla ufak bir grafik oluşturdum.


Yukarıdaki grafikte FAO gıda fiyatları endeksi ile birlikte dünya üzerinde takasa en çok konu olan ürünlerden şeker ve tahıl fiyatlarına da yer vererek genel seyir hakkında izlenimlerimi aktarmak isterim. 2007 Ocak - 2011 Kasım dönemleri arasında aylık bazda %1,4 artış gösteren şeker fiyatlarının sadece dönem başı ve sonu arasındaki artışı ise %119'dur. Toplam gıda fiyatları endeksine bakıldığında fiyatlardaki oynaklık nisbi olarak azalmış aylık artış hızı %0,8'e düşmüştür. Dönem başı ve sonu arasındaki fark ise %60,5 olmuştur.

Bu sayılar şunu ifade eder: Fiyat endeksindeki aylık sapmalardan kurtulmak için yıl sonunda 12 ayın ortalaması alınarak oluşturulan endeks değerleri arasındaki değişim 2009'dan 2010'a %18,1, 2010'dan 2011'e (2011 sadece Kasım ayına kadardır) %23,6 olmuştur. Yani gıda fiyatları dünya genelinde küresel sorunlara rağmen artmaktadır. Tüfe sepetinde hesaplanan Gıda ve Alkolsüz İçecekler grubuna yönelik endekse bakıldığında 2007 Ocak - 2011 Kasım dönemleri arasında aylık bazda artış hızı %0,8; dönem başı ve sonu arasındaki değişim ise ise %54,4 olmuştur. Yani ülkemiz dolar/TL'nin ortalama 1,2911 olduğu 2007 yılından yaklaşık 1,6879'a yükseldiği 2011 yılına kadar bu grupta yıllık ortalamalar bazında sırasıyla %12,8, %8,0, %10,6 ve %5,5 (2011 Kasım ayına kadardır) artış kaydetmiştir.

Bunu belirtmemdeki sebep yıllık ortalama artış hızı %6,9, aylık ortalama artış hızı %0,5 olan paritenin ithal ettiğimiz gıda ürünleri üzerinde sanki hiç etkisi yokmuş gibi görünmesidir. Normalde TL'nin değersizleşmesi sonrasında aynı miktar malı bile daha pahalıya ithal etmemiz gerekirken, ilgili grubun ithalat rakamlarında artış olmasına rağmen kur etkisinin Gıda ve Alkolsüz İçeceklerin grup bazında endeks değerine fazla bir etkide bulunmadığını görmekteyiz. TUİK'in dış ticaret verilerinden Uluslararası standart sanayi sınıflamasına (USSS, Rev.3) göre ithalat'a bakıldığında toplam ithalatın %76,5'ini oluşturan imalat sanayi malları içerisinde yer alan gıda ürünleri ve içecek grubunun Kasım ayı verilerine göre yıllık toplam artışı geçtiğimiz yılın ilk 11 ayına göre %52,2 olmuştur (yaklaşık 3 milyar $'dan 4,5 milyar $'a yükselmiştir). Buna rağmen tüfe sepetindeki ağırlığı 2007-2011 döneminde azalmaktadır.

İmalat sınıfı altında yer alan ithalat kaleminde gözlemlediğim artışın nihai tüketiciye yansıtıldığını ancak fiyat endeksinde tam etkisinin görülmediğini düşünüyorum. Eğer yansımamışsa önümüzdeki dönemde etkisinin daha belirginleşeceği görüşündeyim. Bu da tüketici fiyatları üzerinde artırıcı bir etki yaratacaktır. İTO'nun yayınladığı İstanbul Ücretliler Geçinme Endeksi verilerine bakıldığında gıda endeksinde 2007/01 - 2011/11 döneminde dönem başı ve sonu arasındaki değişim %66,3, yıllık artış hızı %8,9, aylık artış hızı %0,9 olarak gerçekleşmiştir. Yani İstanbul'da yaşamak Türkiye'ye göre daha zor hale gelmiştir. Buradaki artışın da etkisi tüfe sepetinde ağırlığı azaltılan grup nedeniyle azalmaktadır. Ayrıca tüfe endeksinin her ne kadar Türkiye genelinde yapılması sebebiyle İTO verisinden ayrıldığı belirtilse de, illere göre ağırlıklandırılarak (tahminimce nüfus sayısına göre illere dağılan örneklemde değişme gösteriliyordur) oluşturulan enflasyon sepetinde İstanbul'un ağırlığının yüksek olması gerektiği görüşündeyim. Burada değindiğim gibi metod ve ana harcama kalemlerinde yapılan değişiklikler hakkında herhangi bir açıklama edinemediğim için net bir cevap verememekteyim.



Yukarıdaki iki grafikte sırasıyla anlaşılması gerekenleri ise şu şekilde özetlemek isterim: Öncelikle dolardaki değer artışı gıda fiyatlarında aşağı yönlü bir baskı yaratmakta. FAO'nun ihracattan aldıkları paylara göre ağırlıklandırarak seçtiği 55 maddeden oluşan gıda fiyatları uluslararası piyasalarda dolar üzerinden fiyatlandığından, dolardaki değer artışı ürünlerin dolar cinsinden değerinin düştüğüne işaret ediyor. Tarım ürünlerinde anlık değişiklik yapmanın üretim kısıtları sebebiyle zor olması, ürünlerin sadece vadeli işlem borsaları kontrat fiyatları üzerine anında yansımasına sebep oluyor. Piyasaya erişimin kısıtlı olduğu ülkeler ve tarım sektöründe çalışanlar için ise bu denli hızlı karar almak mümkün gözükmüyor. Diğer grafikte görüldüğü gibi dolardaki değer artışı devam ederken TL'nin bu para birimine karşı değer kaybediyor olması ise dış piyasadaki alım gücümüzü düşürdüğünden ithal mal alımında sıkıntılara yol açmaktadır. Maliyetlerde yaşanacak artışın ikincil etkisinin ise tüketici üzerine olmasını bekliyorum. 20 Eylül 2011 tarihli Hakan Kara ve Fethi Öğünç'ün hazırlamış olduğu "Döviz Kuru ve İthalat Fiyatlarının Enflasyona Etkisi" adlı çalışmada kur ve ithalatta yaşanan artışların çekirdek enflasyonu %15 oranında etkilediği sonucu ortaya çıkmıştır. Yani kurlarda yaşanan %10'luk artış çekirdek enflasyonu (I - Enerji, gıda ve alkolsüz içecekler, alkollü içkiler ile tütün ürünleri ve altın hariç) %1,5 artırmaktadır.

Bu durumda TCMB'nin kabul ettiği çekirdek enfasyonun bile geçişkenlik etkisinden ötürü belirgin artış gösterebileceği durumda, fiyatlar genel seviyesini 3 yıl boyunca %5 hedefinde tutmak gibi zor bir görevi mevcuttur. Bunun iki önemli yolu vardır: Bunlardan biri dışa bağımlılığımızı azaltıp yurtiçi üretime ağırlık vermek (tarım ve sanayi kollarında) ve enerji ithalatını azaltmak, diğeri ise uzun dönemli doğrudan yatırımların artırılmasını sağlayarak ülkeye giren dövizin kalıcı olmasını sağlamaktır. Aksi halde piyasalardaki belirsizliğin devam etmesi durumunda TCMB'nin piyasa müdahaleleri devam edecek, rezerv miktarı azalacaktır. Sonuç olarak TCMB'nin eli güç kaybedecektir ve finansal piyasalarda güven ortamı bozulabilecekir.

03.01.2012 tarihi saat TSİ 10:00 itibariyle Aralık ayı tüfe rakamları açıklanacak. Bakalım sepetteki ana harcama gruplarının ağırlıklarında ne gibi değişiklikler olacak.

Kaynaklar: FAO, Reuters, TUİK, İTO