Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

22 Ağustos 2012 Çarşamba

İşsizlik Oranları - Faiz Kararları

İşsizlik Oranları - Faiz Kararları
 
Avrupa Merkez Bankası'nın (AMB) parasal genişlemeye gideceği, sorunlu ülke tahvili alarak piyasaya likidite sağlayacağı yönünde konuşmaların hararetlendiği günler geçiriyoruz. Bu bağlamda konuya bakıldığında ekonomik durgunluğun önüne geçilmesi ve ekonomilerin canlanması için parasal genişleme hayati önem taşıyor. Benzer şekilde işsizlik oranlarında yaşanan yükselişe karşı hamleler de genişleme sonrası yaratılacak yeni iş olanaklarına endekslenmiş gibi görünüyor.
 
OECD'nin uyarlanmış işsizlik oranı verilerine dayanarak oluşturulan aşağıdaki grafiği incelediğimizde özellikle 2008 yılının ikinci yarısı (Mortgage Krizi başlangıcı) ile işsizlik oranlarında yaşanan ivmelenmenin 2009 yılı ortalarına doğru hız kaydettiği görülüyor. Buna rağmen Yunanistan ve İspanya'nın işsizlik oranlarında şiddetli artış devam ediyor.
 
Yine aynı grafikte değersizleşen Euro sayesinde bölge içi ticarette net ihracatçı konumunda yer alan Almanya ve krizden nispeten daha az etkilenip dış ticaret partnerlerini çeşitlendirmeye çalışan Türkiye'de işsizlik oranlarının Haziran 2009'dan itibaren gerilediği fark ediliyor. Bu durum iki ülkenin de politika faizini belli bir seviyede tutup ekonominin aşırı ısınmasını engellemede haraket alanının geniş olmasına yardımcı oluyor.

 

Yukarıdaki grafikten de anlaşılacağı gibi Euro Bölgesi ülkelerinden ayrışan Almanya istikrarlı büyümesi sayesinde iş olanakları yaratmaya devam ederken, gelişen sanayisi ve üreten ekonomisi ile dış ticarette fazla vererek bölgenin lokomotifi konumuna geliyor. Bu büyüme periyodu sırasında ABD gibi parasal genişlemeyi her dönemin silahı olarak da kullanmadan makul ölçülerde büyüyerek Euro Bölgesi üzerindeki ekonomik ve mali etkinliğini artırıyor. Türkiye'nin gelişmekte olan ülke grubu içinde gösterdiği performans ise ülkenin işsizlik oranındaki olumlu seyirden anlaşılıyor.
 
Türkiye'de son yaşanan gelişmeler ışığında işsizlik oranını (aşağıdaki grafik) inceleyecek olursak:
TUIK'in Mayıs 2012 işsizlik oranı verilerine bakıldığında mevsim etkilerinden arındırılmamış endeksin %8,2'ye gerilemesine rağmen mevsim etkilerinden arındırılmış endekste 2012 yıl başından beri %9,0 seviyelerini koruyor olması, işsizlik oranında önümüzdeki dönemde yaşanabilecek olası artışa yönelik tedbir alınması konusunda sinyal niteliği taşıyor. Bu durum yılın ilk çeyreğinde beklentilerin üzerinde büyüyen Türkiye ekonomisinin yılın ikinci yarısında hız kaybı yaşamasıyla ortaya çıkabilecek. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'nın (TCMB) ihtiyatlı para politikası sayesinde yumuşak iniş koşullarının devam ettiği ülkemizde yılın ikinci yarısına yönelik göstergeler politika faizinde yapılabilecek faiz indirimlerine de ışık tutuyor.
 

 
TCMB'nin para politikası tutanaklarında ekonomiye ilişkin vurgularının önem kazandığı günümüzde, iş ve sanayi kesiminden de faiz indirimi konusunda baskıların başlamış olması önümüzdeki dönemde TCMB'nin politika faizine ilişkin yeni bir adım atıp atmayacağı konusunda etkileyici diğer bir unsur olarak ortaya çıkıyor. Herşeye rağmen ekonomik göstergeler ve bu göstergeler içinde de işsizlik oranı gelecekte önemini korumaya ve siyaset açısından da seçmenin gözünde önemli bir performans ölçütü olmaya devam edecek gibi görünüyor.
 
Kaynak: OECD, TUIK

13 Ağustos 2012 Pazartesi

Rüzgarın Taşıyamadığı Yelkenli


Rüzgarın Taşıyamadığı Yelkenli

TUİK’in 8 Ağustos’ta açıkladığı sanayi üretimi verileri incelendiğinde mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış endeksin Haziran’da %2 oranında gerilediği görülüyor. Bu durum kafalarda soru işaretleri uyanmasına neden oluyor. Buna rağmen yıllık bazda gerçekleşen %2,7’lik artış biraz inişli çıkışlı da olsa veride toparlanmanın sürdüğüne işaret ediyor. Aşağıdaki grafik Türkiye ile ABD’nin sanayi üretimi verilerini içeriyor. Şubat 2009’da 2005’ten beri en düşük 3. seviyesini gören sanayi üretimi endeksi daha sonra toparlanarak 140’lı seviyelere ulaşıyor. Haziran’da 132,1 olan endeksin seyri ise ABD sanayi üretimi verisiyle benzer bir trende sahip. ABD’de Nisan 2009’da görülen 82,8; 2005’ten beri ölçülen en düşük değere işaret ediyor.


Takvim ve mevsim etkilerinden arındırılmış endeks değerleri karşılaştırıldığında benzer bir seyir görülüyor. Fark olarak Türkiye’nin 2005 yılından beri en düşük seviyesini Ocak 2009’da görmesi ve ABD’nin Haziran 2009’daki 83,5’ten sonra toparlanmasına rağmen halen 100 değerine ulaşamaması göze çarpıyor.


Benzer seyir aşağıdaki grafikte yer alan dış ticaret rakamlarından da gözleniyor. Türkiye’de Şubat, ABD’de Mayıs 2009’da en düşük dış ticaret açığı görülüyor. Bu durum ithal girdi ile üretim yapan ülke profilinine göre üretimin azaldığını vurguluyor. Türkiye’nin dış ticaret açığının ABD’ye göre daha hızlı artıyor olması ise ülkemizin daha hızlı toparlandığına işaret ediyor.


Benzer şekilde ithalat eksenli büyüyen bir ülkenin önemli göstergelerinden olan cari açığın da aşağıdaki grafikte yıllıklandırılmış bazda bozulduğu görülüyor. Yıllıklandırılmış dış ticaret açığı ve cari açık verilerinin seyrinde görülen benzerlik inceleme açısından önem taşıyor. 2008 yılının 2.yarısında ülkemizde hissedilen mortgage krizinin etkisi birikimli verilerde açıkların kapanmasına yol açıyor. Bu durum da tıpkı sanayi üretiminde olduğu gibi büyümede frene basıldığının bir işareti oluyor. 2011 yılının son çeyreğinden itibaren görülmekte olan gerileme aşağıdaki grafiğin yön değiştirmesine neden oluyor. Bu durum ülkemizin global krizden etkilendiğine ilişkin önemli bir sinyal niteliği taşıyor.


Peki dış ticaret anlamında komşumuz ve en büyük dış ticaret partnerimiz olan Euro Bölgesi ile ne zaman ayrışmaya başladık? Bu sorunun yanıtı 2011 Ocak ayına tekabül ediyor. Aşağıdaki grafik durumu açıkça ortaya koyuyor. İrlanda, Potekiz ve Yunanistan’la başlayan sürecin İtalya ve İspanya gibi daha büyük ve bölge ekonomisi için önemli ülkeleri de sarmasıyla ilerleyen süreçte mali konsolidasyon ve tasarruf politikalarının etkili olduğunu görülüyor. İşte tam bu noktada küçülen ülke ekonomileri ve tasarrufun ön plana çıkması ile kısılan tüketim eğilimi ithalatta daralmaya yol açarak dış ticaret fazlası verilmesini sağlıyor. Yıllıklandırılmış dış ticaret açığımızın Euro Bölgesinde yaşanan daralmaya rağmen devam etmesi büyümemizin de hız kesmeden devam ettiğini gösteriyor. Bunda ticaretimizde alternatif pazarlara kayılması büyük rol oynuyor. Ama bilindiği gibi gelişmiş ülkelerin talep ettiği malların kalite ve katma değeri yüksek mallar olması, ihrac edilen malların ürün başına karının da daha yüksek olmasına sebep oluyor. Bu durumda yeni Pazar olarak yoğunlaşılan Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da yaşanan siyasi gerginliklerin dışında ürün gamının da daha emek yoğun mallardan geçtiğini düşünüyorum. Bu durum bizim Avrupa kadar sert olmasa da büyümemizi kademeli olarak yavaşlatmamıza neden oluyor.


Sonuç olarak global ekonomiye bir gemi olarak bakarsak dümeninde gelişmiş ülke ekonomileri olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Bu ülkelerin hızlı ilerlemeye gücü veya ihtiyacı olmadan büyümenin motoru olarak görülen gelişmekte olan ülkelerin de yavaşlamaktan başka seçeneği kalmıyor. Türkiye’de görülmekte olan dış ticaret ve cari açık rakamlarındaki seyir de bunun bir kanıtı olarak ortaya çıkıyor. Duruma bu açıdan bakıldığında komşumuz ve en büyük ticaret partnerimiz Euro Bölgesinde ekonominin düzelmesi ülkemizi de kesinlikle rahatlatacaktır. Büyüme modeli açısından ABD’ye olan benzerliğimizi de vurguladığım yazımda sanayi üretimi ve dış ticaret verileri anlamında yönümüzün hala bu ülkeyle benzer seyrettiği grafiklerden de görülüyor. Farklı olduğumuz nokta ise ABD’ye göre daha küçük ekonomi olmamız sebebiyle verilerde görülen oynaklığın ve kırılganlığın daha yoğun olması konusunda beliriyor. İstediğimiz kadar engellemeye çalışalım, ülke ekonomisi adına yapabileceğimiz tek şey yumuşak iniş politikası uygulamak oluyor. Konuya ilişkin TCMB’nin de ihtiyatlı tutumu ekonomik görüşümü doğrular bir nitelik taşıyor.

Kaynak: TCMB, TUİK, FED, ECB, Eurostat

7 Ağustos 2012 Salı

FAO (Gıda ve Tarım Örgütü) Fiyat Endeksleri, Tüfe ve Büyüme için doğru bir sinyal mi?


FAO (Gıda ve Tarım Örgütü) Fiyat Endeksleri, Tüfe ve Büyüme için doğru bir sinyal mi?

FAO’nun her ay yayımladığı gıda fiyatları endeksinin sekizincisi 9 Ağustos’ta yayımlanıyor. Bu veri FAO uzmanları tarafından ticarete en fazla konu olan 55 emtianın 5 grup altında toplanması ve ağırlıklandırılması ile oluşturuluyor.

Verinin önemli yanı ise global ekonomik durum anlamında belirgin bir harita oluşturması. Gıda, et, süt ve süt ürünleri, tahıl, petrol ve şeker gruplarından oluşan verinin yıllık değişim oranlarına bakıldığında resesyon ve durgunluk dönemlerini çok iyi yansıttığı görülebiliyor. Aşağıdaki grafiği oluşturmak için gıda, tahıl ve petrol fiyatları kullanıldı. Petrol fiyatlarının daha fazla dış etkiye maruz kalabilen bir emtia olması (siyasi, teknik, beşeri) şoklarda onun daha büyük salınımlar göstermesine ve fiyatının daha volatil olmasına yol açıyor. Buna rağmen üç emtianın fiyatlarındaki seyir kriz dönemiyle örtüşüyor. Bu da küresel büyüme konusunda önemli bir sinyal niteliği taşıyor.



Yukarıda fiyatların yıllık değişimleri baz alınarak oluşturulan grafik bize 2008 yılı ortasından 2009 yıl ortasına kadar devam eden krizin gıda fiyatları üzerinde oluşturduğu etki konusunda bilgi veriyor. Endeks değerleriyle oluşturulan bir alt grafikte mortgage krizi öncesinde görülen zirve seviyeler petrolde 2011 yılbaşında yakalanmış gibi görünüyor. Gıda fiyatlarının bu seyri takip etmemesinin nedeni Arap Baharı’nın yaratmış olduğu geçici etki olarak öne çıkıyor. Buna rağmen tarımda petrolün önemli girdilerden biri olması diğer fiyat seviyelerinde de bir miktar artışa neden oluyor. Fiyatlardaki seyir dönemsel olarak incelendiğinde 2009 Mart ayından itibaren belirgin bir artış göze çarpıyor. Bu dönem ABD Merkez Bankası FED’in bilançosundaki toksik kağıt (ipoteğe dayalı menkul kıymetler = mortgage backed securities, MBS) miktarını artırması ve karşılığında piyasaya likidite pompalaması ile aynı zamana denk geliyor. Bu hamle piyasalar tarafından parasal genişme (quantitative easing, QE) olarak adlandırılıyor. Daha sonra ekonominin yeterince hızlı büyümediğinin görülmesi ile Ağustos 2010’daki Jackson Hole toplantısı ve ardından QE2 kararı alınıyor. Alttaki grafikte Ağustos 2010’dan itibaren görülen fiyat artışındaki ivmelenme QE2’nin etkili bir silah olduğunu net bir şekilde gösteriyor.

İngiltere Merkez Bankası (BoE) da benzer QE hamlelerini Eylül 2009, Ekim-Kasım 2010’da yapıyor, buna Avrupa Merkez Bankası (ECB) Mayıs 2009’da, Japon Merkez Bankası (BoJ) ise Ekim 2010’da eşlik ediyordu. Genişlemeler sonucunda global anlamda likidite bolluğu yaratılırken paranın ucuzlaması ve fiyatların yükselmesi sağlanmış oluyordu. Bu hareketin çok merkezli oluşu ise bütün piyasaların eş anlı etkilenmesine yol açıyordu.


QE dönemlerinin kurlar üzerindeki etkisini incelemek için Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) verilerinden alınan aylık ortalama döviz alış kurlarına göre hesaplanan kur grafiği (aşağıda) oluşturuldu. Doların euro karşısında değer kaybettiği dönem gıda fiyatlarındaki yükselişe işaret ediyor. Dolardaki değer kaybı biraz da piyasanın dolar ve ABD 10 yıllık devlet tahvillerini güvenli liman olarak algılamasından kaynaklanıyor. Kriz zamanı güvenli limana yönelen sıcak para doların değerini yükseltirken, global toparlanma dönemlerinde risk iştahının artması diğer para birimlerinin değerinde artışa yol açıyor. Global büyüme dönemlerinde tüketimin de artıyor olması ise arz-talep dengesinin daha yüksek bir fiyat seviyesinde oluşmasına sebep oluyor. Parasal genişleme ile paranın değersizleşmesi de tüketimi artırıcı bir etki yapıyordu. Euro’nun dolar karşısındaki gidiaştına benzer etki TL’nin güçlenmesiyle Türkiye’de de görülürken ve ekonomideki toparlanma olabildiğince hızlı ilerliyordu. Cumhuriyet tarihinin en hızlı büyümesi de bu dönemde gerçekleşiyordu.


FAO gıda fiyatlarındaki yıllık değişimle TUİK’in yıllık eflasyon artış oranları karşılaştırıldığında (aşağıdaki grafik), 2008 yılında ortaya çıkan mortgage krizinin belirgin etkisi görülüyor. Burada tüketimin kısıldığı, talepteki azalma ile fiyatların gerilediği izleniyor. Tüketici fiyat endeksinde (Tüfe=enflasyon) önceki dönemlerde yaşanan bozulmaların içsel kaynaklı olduğu da grafikten ayırt ediliyor. 2004 yılında yerel seçimlerin sapmaya yol açtığı kurların 2006 yılında hızlı büyüme, iç tüketim artışı, kamu borç stoku, dış ticaret ve cari açığın artması ile bozulduğu görülüyor. Ülkemize özel senaryoların gerçekleşmesi ve dünya ortalamasının üzerinde büyüme gerçekleştirdiğimiz dönemlerde Tüfe’de görülen yıllık değişim FAO Gıda Fiyat Endeksinden ve sonuç olarak global ekonomiden ayrışıyor.


Dünyanın genel gidişatını belirlemede bu kadar etkili olan FAO endeksinin Perşembe günü nasıl bir seyir izleyeceği merak ediliyor. Ülkemiz için doların TL karşısında güçlendiği ve enflasyonun Nisan 2010’dan sonra ilk defa çift haneli sayılara ulaştığı 2012 yılının ilk yarısının ardından ikinci yarıda nasıl bir seyrin görüleceği tahmin edilmeye çalışılıyor. FAO endeksinde 2008 yılında görülen seyrin yılın devamında da görülmesi halinde yurtiçi tüketimde görülen iyileşme sinyallerinin ötelenmesi ihtimali ortaya çıkıyor. Global toparlanma olmadan sadece yurtiçi tüketimin tetiklediği dengesiz büyüme koşullarının da sürdürülebilirliği konusunda şüpheler bulunuyor. Dolar/TL’nin 1,70’in üzerindeki seyri dış talebin yetersiz kaldığı bir dönemde ihracatı desteklemek adına önemli bir etki yaratmaktan uzak kalırken, yeni pazarlara ihracat konusunda gelişme sağlayan ülkemizin mevcut pazar paylarını kaybetmeden gelişmesi daha fazla önem kazanıyor. Ayrıca güçsüz TL satınalma gücümüzün gerilemesine yol açıyor. Üretimin en önemli girdisi olan enerji ve hammadde ithalatları da yüksek kur sebebiyle sekteye uğruyor. Bu durum da sanayi üretimi verilerine olumsuz yansıyor. Teşviklerle sağlanmaya çalışılan üretim artışının küresel toparlanma sağlanmadan tek başına etkisinin sınırlı kalmasının sebebi olarak TCMB’nin de aşağı yönlü risk olarak vurguladığı küresel durgunluk ön plana çıkıyor. Temmuz 2012’de yıllık %9,1’e yükselen (Haziran’da %8,9 idi) Tüfe ile FAO endeksinin ne kadar paralel seyrettiği 9 Ağustos Perşembe günü belli olacakken önümüzdeki dönemde küresel ekonomik seyirden ne kadar etkilenmeden kalabileceğimiz konusunda zor bir dönem bizi bekliyor.

Kaynak: TCMB, TUIK, FAO